24 Eylül 2017 Pazar  Ada, 42 bin adrese ulaştı 12:29  İç pazardaki kırılganlık Gigant’ı ihracata yöneltti 12:25  Baran Mutfak, Naskoni ile her kesime hitap edecek 12:21  Sürmeneli, seri üretime geçmeye hazırlanıyor 12:20  Elit, Türkiye de akıllı klozeti yaygınlaştıracak  12:16  İnoksan Diyarbakır da  12:14  BSH, ürün başına tüketilen su miktarını % 66 azaltıyor 12:12  Denpa Endüstriyel, İnoksan’la yüzde 30 büyüyecek 12:10  Şaypa, 50inci mağazasını Altınşehir de açtı 12:08  Seçkin Onur, elektronik distribütör oldu 12:07  
 Çok Okunanlar
 
 Çok Yorumlananlar
 


  
 İstatistikler
Aktif : 1
Dün : 52
Bugün : 34
Top.Tekil : 12971
Top.Çoğul : 297340
Yazara Ait Tüm Yazılar
  Ayşe Hür

          asdsa@sadsd.com
         BİR ZAMANLAR KEMALİSTLER AMERİKA’YI SEVMİŞTİ
26 Kasım 1920’de Samsun limanına demir atan bir Amerikan torpidosunun
komutanı, Mutasarrıf İbrahim Ethem Bey’e, İstanbul’daki ABD Yüksek
Komiseri Amiral Bristol tarafından gönderildiğini, Samsun’daki Amerikan
temsilcisinin yarı resmi bir sıfatla görev yapmasına izin verilip
verilmeyeceğini, verilmeyecekse bunun nedenini soruyordu. Cevap “hiç
bir şekilde ilişki kurulmayacağı” şeklindeydi. Ancak bir süre sonra
Türk tarafı ABD’nin kapısını çalmak zorunda kaldı.

KAPİTÜLASYONLAR MESELESİ .

22 Ocak 1921’de Ankara Hükümeti’nin “Amerika’nın Türk milletinin tam
bağımsızlık isteğini kabul edip etmediğini, kapitülasyonların
kaldırılmasına razı olup olmadığını” soran mektubu, Samsun Mutasarrıfı
aracılığıyla Amerikan torpidosunun komutanına verildi. ABD’den olumlu
bir cevap gelmedi ama karşılıklı görüşmeler sonucu, Samsun’da sürekli
bir torpidonun kalmasına izin verildi. Ardından ABD’nin silah ambargosu
geldi. Mayıs ayında Ankara çeşitli Amerikan silah şirketlerinden 300
bin adet mavzer tüfeği ve 600 bin fişek için fiyat istedi.

AMERİKAN SİLAH AMBARGOSU .

ABD Dışişleri Bakanlığı Yakındoğu Dairesi, ‘yeni Türk hükümeti’
deyiminin açık olmadığını, ancak Ankara’daki ‘milliyetçi hükümet’
kastediliyorsa, bu silahların dolaylı olarak Rus Bolşevik’lerine
gideceğini düşündüğünü belirtmişti. 27 Haziran 1921 tarihli ikinci
yazıda ise “Yunanlılarla Kemalistler arasındaki savaşın halen sürmesi
nedeniyle, silah satışına izin verilmemiştir’’deniyordu. Peki bu silah
ambargosu Türk tarafını küstürmüş müydü? Gelin cevabı birlikte
arayalım.

ABD ağız yokluyor


Bir Amerikan
destroyeri ile İnebolu’ya çıkan ve 11 günlük yolculuktan sonra
Ankara’ya varan ABD temsilcisi J. E. Gillespie, 2 Ocak 1922 günü Rauf
Bey’e 24 soruyu kapsayan bir liste vermişti. Gillespie’nin listesi,
“Ankara Hükümetinin Amerikan işadamlarına ve sermayesine karşı turumu
nedir” sorusuyla başlıyor, ekonomik, teknik ve ticari konulardaki
sorularla devam ediyordu. Ankara Hükümeti verdiği cevapta, Amerikan
işadamlarına kolaylık göstereceğini, Mersin’e liman yapılması,
Çukurova’nın sulanması, Bayburt ve Zonguldak elektrik merkezleri
projelerinin Amerikan işadamları tarafından incelenebileceğini söyledi.
İlerde demiryolları ve madenlerle ilgili konular da görüşülebilirdi.
Türk Hükümeti, Türkiye’nin bağımsızlığına ve egemenliğine ters düşmemek
koşuluyla Amerika ile ekonomik ve ticarî ilişkilerini geliştirmeye
arzuluydu. Gillespie, 1,5 ay kadar kaldıktan sonra Ankara’dan ayrıldı
ve izlenimlerini bir rapor halinde merkezine sundu.

‘Türk halkına kalbinizi açık tutun’

Mustafa
Kemal, 17 Şubat 1923’te İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nin 26 Şubat
tarihli oturumunda Amerikan milletine hitaben bir konuşma yapmış ve
‘Türk halkına kalbinizi açık tutun’ demişti. Mustafa Kemal, 1923
Temmuzunda, The Saturday Evening Post dergisinden Isaac F.
Marcosson’a şöyle demişti: “Biz Amerikalıları Türkiye’de görmek
istiyoruz; çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler. Ekonomik
ilişkiler alanında Türkiye ile Birleşik Devletler, her iki taraf için
de en büyük yarar sağlayacak şekilde birlikte çalışabilirler. Zengin ve
çeşitli ulusal kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması
gerekir. Biz, gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız,
çünkü bütün başka ülkelerin sermayesinden farklı olarak Amerikan
parası, Avrupa milletlerinin bizimle ilişkilerine can veren siyasal
entrikalardan uzaktır. Başka bir ifadeyle Amerikan sermayesi, yatırılır
yatırılmaz bayrağını çekmeye kalkmaz. Amerika’ya olan inanç ve
güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazı’nı vermek suretiyle
gösterdik. Gerçekten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.”

Chester İmtiyazı nedir?


Mustafa
Kemal’in sözünü ettiği ‘Chester İmtiyazı’nın ya da resmî adıyla Şarkî
Anadolu Demiryolları Anlaşması’nın tarihçesi 1900’de İstanbul’a gelen
bir savaş gemisinin kaptanı olan Albay Colby M. Chester’in Osmanlı
Devleti nezdinde yaptığı temaslara kadar gidiyordu. Albay Chester,
1908’den itibaren gözünü Musul-Kerkük bölgesindeki demiryolları ve
maden ayrıcalıklarına dikmiş, hatta Osmanlı Meclisi’ne 10 Mart 1909’da
bir proje sunmuş, Osmanlı Devleti dağılınca rotayı Ankara’ya
çevirmişti.

‘Küçük Amerika’ hayali


8-9 Nisan
1923’te TBMM’de onaylanan iki imtiyaz anlaşmasına göre o sırada amiral
olan Chester’in Delaware eyaletinde, iş adamları, bankerler ve
gazetecilerle kurduğu Ottoman-American Development Company adlı
şirkete, 99 yıl süreyle, Türkiye’nin doğusu ile Musul-Kerkük bölgesini
birbirine bağlayan 4.400 kilometrelik bir demiryolu ile iki liman
yapımı karşılığında, limanların ve demiryolu hatlarının yanlarında 40
kilometrelik şerit içinde kalan alanda, petrol dahil her türlü maden
arama, kanal, yol, telgraf ve telefon hatları, bayındırlık işleri,
bankalar, oteller, gözlemevleri inşa etme imtiyazı tanınıyordu. İmtiyaz
anlaşması öyle geniş tutulmuştu ki, yeni başkent Ankara’nın “Washington
örneğine göre kurulmasını” bile içeriyordu. Ayrıca şirkete çeşitli
vergi ve arazi alım kolaylıkları sağlanacaktı.  

Hükümet 400
milyon dolar civarında bir Amerikan sermayesinin Türkiye’ye geleceğini
ve ülkenin kısa sürede çağ atlayacağını sanmıştı. Ancak bu büyük coşku
kısa sürdü. Lozan’da, Musul’un çözüme bağlanmaması, Standard Oil
Şirketi’nin Irak petrollerinin denetimini ele geçinmesi üzerine, ABD
resmi çevreleri de, işadamları da heveslerini kaybedince anlaşmalar
hayata geçmedi ve Türkiye’nin ‘Küçük Amerika’ olması ileri bir tarihe
ertelendi.

New York’ta bir Türk ve bir Kürt


1919-1923
yıllarında Colombia Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi gören Sabiha
Sertel anılarında, 25 Mart-29 Temmuz 1923 tarihleri arasında Milli
Mücadele’de öksüz ve yetim kalan çocuklar için yardım toplamak üzere
ABD’ye gelen Himâye-i Etfal Cemiyeti Kâtibi Doktor Fuat Mehmet (Umay)
Bey’den söz eder. Müslüman, gayrimüslim Türkiyeli göçmenlerin yaşadığı
şehirleri ziyaret ederek konuşmalar yapan ve yardım toplayan Fuat
Bey’in New York toplantısını Sabiha Hanım’dan dinleyelim: “Masanın üstü
yığın yığın dolarla dolmuştu. Kalabalığın arasında orta yaşlı, orta
boylu, kalın siyah kaşlı, bıyıkları kulak deliklerine değen bir adam
ağır ağır masaya yaklaştı. Bu, Kürt Yusuf Gülabi Çavuş’tu. Önce Fuat
Bey’in elini öptü: ‘Siz bana toprağımın, köyümün kokusunu getirdiniz.
Sağ olun, varolun. Aç sürünen çocuklar arasında benim de evlatlarım var
herhal. 27 senedir Amerika’da çalışıyorum. Madenlerde işçilik ettim.
Otomobil fabrikalarında, Kuzeyde, Meyve Kampanyası’nın meyve
bahçelerinde çalıştım. Garajlarda, parklarda yattım. 10 bin dolar
birikmiş param var. Artık memlekete dönmeğe karar verdim. Bütün paramı
size veriyorum. Bana yalnız bir vapur bileti alın. Ve orada bir iş
bulmama yardım edin. İşte altın saatim. İşte altın kemerim. Yurduma
helal olsun.’ Herkes ağlıyordu. Toplanan para 100 bin doların
üstündeydi.”

ABD hangi Lozan’ı imzalamadı?


ABD
1922 Kasımında başlayan Lozan Barış Görüşmeleri’ne sadece ‘aktif
gözlemci’ sıfatıyla katıldığından 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış
Antlaşması’na taraf değildi ancak Türkiye ile ABD arasında 6 Ağustos
1923’te ayrı bir Lozan Antlaşması (Genel Anlaşma) imzalanmıştı. Anlaşma
ile kapitülasyonlar kaldırılıyor, taraflara ‘en çok gözetilen millet’
statüsü veriliyordu. Ancak antlaşma, muhalefetteki Demokrat Parti,
Osmanlı Devleti’nde görev yapmış eski Büyükelçiler, önemli
üniversitelerin rektörleri, insan hakları savunucuları, Ermeniler ve
Rumlar tarafından yürütülen engelleme kampanyası sonucu yıllarca ABD
Senatosu’na sunulamadı. 18 Ocak 1927’de yapılabilen oylamada ise 34’e
karşı 50 evet oyuna rağmen, oyların üçte ikisini alamamış olduğu için
reddedilmiş sayıldı. Amerikan gazetelerinin büyük çoğunluğu kararı
‘partizanlık’, ‘büyük hata’ ve ‘gaf’ olarak niteleyince, kördüğümü
çözmek için 17 Şubat 1927’de taraflar arasında bir geçici antlaşma (modus vivendi antlaşması) imzalandı, Ahmet Muhtar Bey Washington’a, Joseph C. Grew ise Ankara’ya büyükelçi olarak atandı.

Ahmet Muhtar Bey New York’ta


Ancak
iki ülke arasında diplomatik ilişki kurulması ABD’deki Ermeni
diyasporası tarafından tepkiyle karşılandı. Gerard-Kardaşyan’ın
önderliğindeki gruplar, yaz boyunca protesto gösterileri yaptılar. Öyle
ki, Ahmet Muhtar Bey 28 Kasım 1927 tarihinde, Leviathan gemisiyle New
York’a vardığında Türkiye aleyhinde gösteriler yüzünden, görev yerine
ancak polis koruması altında girebildi. Lozan Barış Görüşmeleri’ne
gözlemci olarak katılan ve ABD ile imzalanan antlaşmanın Senato’da
onaylanması için büyük çaba harcayan Joseph C. Grew ise Çankaya’da
sıcak şekilde karşılandı.

Joseph C. Grew Ankara’da


Türkiye’nin
hassasiyetlerini iyi bilen Grew, Türklere Amerikalıları sevdirmek için
özel ve içten çaba harcadı. Örneğin 1928’de Harf Devrimi yapıldığında,
merkeze gururla şöyle yazmıştı: “Biz, otomobil plakalarımızda Latin
harfleri kullanan ilk elçiliğiz. Gazi’nin emri ülkeye yayılır yayılmaz
bütün elçilik plakalarının açıkça ‘Amerikan Sefareti-359’ ya da numara
ne ise onunla boyanması emrimi verdim ve emri Gazi’nin bilgilerine
ulaşması için gururla Ruşen Eşref’e ilettim.” Yine Grew’ün aktardığına
göre Amerikan elçiliğinden bir görevli gümrük beyannamesini yeni
harflerle sunduğunda, gümrük memuru yazıya göz atmış ve geri götürüp
Türkçe çevirisi ile getirmesini söylemiş, elçilik görevlisi pek gururlu
bir şekilde “beyan zaten Türkçe” demişti.  

Ama bütün bu
çabalar, 1928’de Bursa Amerikan Kız Koleji’ndeki birkaç kız Türk
öğrencinin Hıristiyanlığa geçtiği iddiaları üzerine okulun
kapatılmasını önleyemeyecekti. İki ülke arasındaki üçüncü (ilki
1830’da, ikincisi 1862’de imzalanmıştı) Ticaret ve Seyrisefain
Antlaşması 1929’da imzalandı. Fakat aynı yıl, Türkiye, Sovyetler
Birliği ile 1925’te imzaladığı Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı
uzatan imzayı atınca ilişkiler kısa süreliğine de olsa gölgelendi.

ABD den borç bulmaya giden heyet

1931
yılında Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu başkanlığındaki bir heyet,
Amerikan sermaye piyasası temaslarda bulunmak için ABD’ye gitti.
Heyetin 50-100 milyon dolarlık kredi talebi ABD Maliye Bakanlığı
tarafından uygun görülmedi. Aynı şekilde, Amerikan şirketleri ve
sermaye grupları da Türkiye’de yatırım yapmaya hevesli değillerdi. Bu
doğaldı, çünkü ABD, 1929 Büyük Buhranı’nın korkunç etkileriyle
boğuşuyordu. Bu tavrın tek istisnası Henry Ford’un Türkiye’nin daveti
üzerine Galata’da bir otomobil montaj fabrikası kurma girişimiydi.
Ancak girişim gümrük mevzuatına takılınca Ford yatırımını
İskenderiye’ye kaydırdı.

‘Korkunç Türk’ten ‘Büyük Türk’e

1918’de
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra ABD gazetelerinde Türkler
hakkında ‘barbar Türkler’, ‘vahşi insanlar’, ‘katliama ve yağmaya
dayanan Türk hakimiyeti’ gibi ifadelere bolca rastlanıyordu. 1920’lerde
ABD’ye giden Selma Ekrem adlı bir hanım anılarında şöyle anlatıyordu:
“Burada, Amerika’da kan ve gök gürültüsünden meydana gelmiş bir efsane
yaşıyor. Korkunç Türk, Amerikalıların beynine kazınmış. Kan kaplı bir
hançer taşıyan vahşi kara gözlü ve gür kaşlı kocaman bir insan bu...”  


1931’de 100 Princeton Üniversitesi öğrencisine uygulanan
akademik bir anket bu imajın güçlü bir şekilde devam ettiğini
gösteriyordu. ‘Farklı milletlerin özelliklerini tanımlayacak 84
sıfatlık bir listeden seçme yapan öğrencilerin Türkleri tanımlamak için
seçtikleri 12 sıfatın hepsi olumsuzdu. Seçilen sıfatlar sırasıyla
‘zalim’ (yüzde 54), ‘hilekâr’ (yüzde 14.9), ‘aşırı dindar’ (yüzde
29,9), ‘kurnaz’ (yüzde 13,8), ‘hain’ (yüzde 24,1), ‘kavgacı’ (yüzde
13,8), ‘şehvetli’ (yüzde 23), ‘kinci’ (yüzde 13.8), ‘cahil’ (yüzde
17.2), ‘muhafazakâr’ (yüzde 13.8), ‘pis’ (yüzde 17.2) ve ‘batıl
inançlı’ (yüzde 12.6) idi.  

Joseph C. Grew görev yaptığı
yıllarda, ağırlıklı olarak 1894-1896 yıllarında Doğu Anadolu’da meydana
gelen toplumlararası çatışmalar ve 1915 Ermeni Tehciri dolayısıyla
oluşmuş bu ‘Korkunç Türk’ imajını değiştirmek için de büyük çaba
harcadı. Grew’ün ısrarlarıyla Atatürk’ün 1930 yılında, Orman Çiftliği
görüntüleri eşliğindeki konuşması Amerikan seyircisine sesli film
olarak sunuldu.

Cape Cod’un İstanbul’a gelişi


Ama hiçbiri, Russell Boardman ve John L. Polando adlı pilotların Bellance CH-400 tipi Cape
Cod adlı uçaklarıyla, New York’tan havalanarak 9.240 kilometrelik yolu,
hiçbir yere inmeksizin, 49 saat 15 dakikada alarak 30 Temmuz 1931’de
Yeşilköy’e inmesi kadar heyecan yaratmadı. Kapısı bile olmayan
uçakta ne radyo, ne fren, ne jeneratör, ne paraşüt, ne kurtarma botu,
ne seyrüsefer lambaları, ne de tuvalet vardı. Pilotlar yanlarına birer
takım elbise, 10 bin kartpostal, 16 adet 28 Temmuz 1931 tarihli New York Times
gazetesi, iki kızarmış tavuk, ekmek, iki termos dolusu kahve, son
meteorolojik durumu gösteren bir dünya haritası ve bir de uçuş
verilerini kaydeden barograf cihazı almışlardı. Ayrıca, Türkiye’nin
Washington Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey tarafından kaleme alınan ve
“Gazi’ ye takdim edilmek üzere” kendilerine verilen bir mektup
taşıyorlardı.  

Böyle bir deney uçuşu için İstanbul’un
seçilmesi hem ABD’de hem Türkiye’de büyük heyecan yaratmıştı. Pilotlar
İstanbul’da en üst düzeyde kabul gördüler. Vali Muhittin (Üstündağ) ve
Başvekil İsmet (İnönü) Bey’le görüştüler. Taksim Abidesi’ne çiçek
koydular. Atatürk’ün iki pilotu Yalova’daki köşkünde kabul etmesi ise
Joseph C. Grew tarafından şöyle anlatılmıştı: “Mucizelerin mucizesi...
Uzak diyarların amirallerinin, generallerinin, dışişleri bakanlarının
bu kutsal mekâna girişi çoğu zaman reddedilmiştir... En iyi şartlarda
ise bu kişiler uzun müddet beklemek zorunda kalmışlardır. Ancak bu iki
Amerikalı genç Gazi’nin huzuruna derhal çağrıldılar...”

Olay
ABD’de de büyük ilgi görmüş, pilotlar ülkelerine döndüklerinde Başkan
Hoover tarafından Beyaz Saray’da ağırlanmış, Ahmet Muhtar Bey’in
onurlarına verdiği yemeğe katılmışlar, buralarda Türkiye’de gördükleri
sıcak kabulü ve Türkiye’nin gelişiminden duydukları memnuniyeti
anlatmışlardı.

Atatürk Mac Arthur’a ne dedi?


25
Eylül 1932’de, ABD Genel Kurmay Başkanı General Douglas Mac Arthur
Köstence’den Daçya vapuruyla İstanbul’a geldi ve büyük kabul gördü.
Atatürk’ün 27 Eylül’de Mac Arthur’la bir görüşme yaptığı biliniyor.
Türk Tarih Kurumu tarafından Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri
adlı esere bakılırsa, tutanağı olmayan bu görüşmede Atatürk Almanların
yakında bir savaş çıkaracağını ve savaşın galibinin Sovyetler Birliği
olacağını öngörmüştü. Atatürk’ün ne kadar uzak görüşlü olduğuna dair
bir kanıt olarak sunulan bu iddianın bir ‘Soğuk Savaş’ uydurması olduğu
yıllar sonra ortaya çıktı. Tarihçi Cemil Koçak’ın o sırada
Cumhurbaşkanlığı Sekreteri olan Yusuf H. Bayur’un raporundan
aktardığına göre Mustafa Kemal Mac Arthur’a, resmi efsanenin tam
tersine, “önümüzdeki on yıl içinde bir dünya savaşının hemen hemen
imkânsız olduğunu” söylemişti. Bu yalanın kaynağı Almanya’da yayımlanan
Der Kaukasus (Kafkasya) adlı ne idüğü belirsiz bir dergiydi. 8
Kasım 1951 tarihli Cumhuriyet Gazetesi derginin Ağustos 1951 tarihli
ilk sayısındaki ‘Atatürk ve Mac Arthur’ adlı yazıyı alıntılayarak bu
uydurma haberi Türkiye’ye taşımış, Türk Tarih Kurumu da araştırmadan,
yazıyı Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’ne aktarmıştı.

İzmir Yangını tazminatı


İlişkiler
o kadar iyiydi ki, 1933’te, Türkiye’de faaliyet gösteren Gerry Tobacco
Şirketi’nin 1922 İzmir Yangını’nda uğradığı 1 milyon 300 bin dolarlık
zararın, yıllık 100 bin dolar taksitle 13 senede tazmin edilmesini
Türkiye kabul etti. Böylece Türkiye zımnen yangındaki sorumluluğunu
kabul ediyordu. ABD ise bunun karşılığında, yıllardır sürüncemede
bıraktığı Suçluların İadesi Antlaşması’nı onayladı. Bu antlaşma
uyarınca banka hortumculuğu yüzünden aranan ve İstanbul’a sığınmış olan
Samuel Insul adlı bir Amerikan vatandaşı ABD’ye iade edildi.

Başkan Roosevelt’le sıcak ilişkiler


1933
Martında Los Angeles’te meydana gelen ve büyük can ve mal kaybına sebep
olan deprem ile 1933 Nisanında Acron adlı yolcu zeplininin düşmesi
üzerine Atatürk’ün Başkan Franklin D. Roosevelt’e gönderdiği taziye
mesajları, iki ülke arasındaki yakınlığı daha da arttırmış, 2 Ocak
1934’te Beyaz Saray’daki yemekte Bayan Roosevelt’in Ahmet Muhtar Bey’in
yanına oturması ve onunla sohbet etmesi, 15 Haziran 1935’te Atatürk’ün
Başkan Roosevelt’in ricası üzerine çeşitli Türk pullarından bir
koleksiyonu Amerika’ya yollaması, 1936’da Montrö Boğazlar
Sözleşmesi’nin ABD’nin bazı çekincelerine rağmen Türkiye’nin istediği
gibi imzalanması, Nisan 1937’de Başkan Roosevelt’in Atatürk’ün manevi
kızı Ülkü ile plajdaki görüntülerini de içeren Türkiye hakkındaki bir
filmi heyecanla seyretmesi ve filmle ilgili duygularını Atatürk’e
yazması, Atatürk’ün de kendisine aynı sıcaklıkta cevap vermesi,
Atatürk’ün ölüm haberinin 11 Kasım 1938 tarihli Amerikan gazetelerinde
“Büyük Türk öldü”, “modern Türkiye’nin kurucusu öldü” gibi övgü ve
üzüntü dolu ifadelerle yer alması Türk-Amerikan ilişkilerinin ‘Altın
Çağı’nın unutulmaz anlarıydı.  
İkinci Dünya Savaşı sırasında
biraz durgunlaşan ilişkiler, ‘Soğuk Savaş’ stratejisi kapsamında
1947’de Truman Doktrini, 1948’de Marshall Yardımları ile yeni bir ivme
kazandı, 1950’de Kore Savaşı, 1952’de NATO üyeliği ve 1954’te Celal
Bayar’ın ABD ziyaretiyle zirveye çıktı. 1960’tan sonra başlayan
soğukluğun hikâyesi ise ayrı bir yazı konusu.    

Özet Kaynakça:
Oral Sander, Kurthan Fişek, Türk-Amerikan Silah Ticaretinin İlk Yüzyılı (1829-1929), Çağdaş Yayınları, 1976; Fahir Armaoğlu, Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri, TTK Basımevi 1991; Gül Barkay “Türk-Amerikan İlişkileri: İki Adım İleri, Bir Adım Geri”, Toplumsal Tarih, Aralık 2003, Sayı: 120, s. 70-75; Bilmez Bülent Can, Demiryolundan Petrole Chester Projesi (1908-1923), Tarih Vakfı Yurt Yayınları 2000; Erhan Çağrı, Türk-Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Kökenleri, İmge Kitabevi 2001; Joseph C. Grew, Atatürk ve Yeni Türkiye, Gündoğan Yayınları, 2002; Ahmet Akyol, “Amerikalı Havacılar” Atatürk’ün Kenti Yalova,
Yalova, 2005, s. 275-281; Sabiha Sertel, Roman Gibi 1919-1950, Ant
Yayınları1969; Cüneyt Akalın, “Atatürk- Mac Arthur Görüşmesi’nin
İçyüzü”, cuneytakalin.com.tr/atatürk-mac-arthur-görüşmesi’nin-içyüzü.
2009-05-28 Bu yazı  5729  kere okundu Yazıcıya Yolla
Son Yazıları:

Bir zamanlar Kemalistler Amerika’yı sevmişti
YORUMLAR
BU YAZIYA YORUMUNUZU EKLEYİN
İsim
E-posta
Başlık
Yorum
       Tüm alanlari doldurmaniz gerekmektedir
Iletisim   |   Künye   |   Anasayfam yap   |   Sik Kullanilanlara Ekle
TicariTanitim.Com / Güncel Haber Portalı